HİCRET EDEBİLMEK

Abone Ol

Hicret; kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen ve kalben ayrılıp uzaklaşması anlamına gelir. Terk edebilmek; yeri geldiğinde evini barkını, en sevdiklerini, en değerli eşyalarını, en çok bağlı olduklarını, makamını, malını mülkünü, dünyalık adına ne varsa bırakıp gidebilmek demektir.

Erenlerin bakışında henüz başlangıç aşaması; terk-i dünyadır. Dünyanın her türlü zevki ve güzelliğini elinin tersi ile itebilmektir. Hırslarından, dünyevi arzu ve heveslerinden vazgeçilmektir.

İkinci aşama ise terk-i ukba; Cennet sevdası ve cehennem korkusu ile değil, yalnızca Allah rızası için ibadet edebilmek, ahiret beklentisini bile aşabilmektir. Tasavvufi bakış açısında terk-i dünyadan sonra terki ukba gelir. Yunus Emre’nin; “Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri,

İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni”, mısraları bu bakış açısının izdüşümüdür. Bu aşamaya gelen kul için Rabbin muhabbeti ve rızası ön plandadır. Yaptığı amelin Hak katında nasıl karşılanacağının derdi gönlündedir. Dervişlerin deyimiyle “ Halk içinde Hak ile beraber olmak” niyeti ve gayreti ile yaşarlar.

Başlarına gelen musibetten şikâyet etmez, gerekeni yaptıktan sonra Hakka teslim olurlar. Her türlü nimeti veren Kâinatın Sahibine samimi bir kalp ile bağlıdırlar.

Üçüncü aşama ise “ terk-i hest ( benlikten sıyrılma)” ; benlik sevdası, bencillik, enaniyet duygularından arınmak, varlığın kimden geldiği bilincine ermektir. Rabbine kulluk şuuru ile bağlanmak, acizliğini hücrelerine kadar hissetmektir.

Son aşama ise; “ terk-i terk”; Dünyayı ardına bırakırken, sadece Rabbinin rızasına talip olan kulun, benliğinden arındıktan sonra terk ettiği hiçbir şeyden ötürü kibre girmemesi, vazgeçtiklerini dahi aklından kalbinden çıkarmasıdır. Bu onun için zor ancak en kâmil aşamadır.

Yolda olan için nefes alıp verdiğimiz sürece nefis mücadelesi devam eder. Bu yüzden Mevlana misali; “ Hamdım, piştim, yandım,” demek insanın tüm ömrünü kapsar. Ve maalesef ki kimimiz hamken göçer fani hayattan kimimiz yol kat etme gayretinde iken varır ahiret yurduna…

İnsanlık tarihi hep bu terk edişler, hicret edişlerle doludur. Hz. İbrahim’in Nemrut’un zulmünden sonraki göç edişi, Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı, Rahmet Elçisi ( SAV)’in öz yurdu Mekke’den ayrılışı…

Her biri Allah’ın rızasını kazanmak için süren çetin ve zorlu mücadeleler ile doludur. İnancını daha rahat yaşamak, ne olursa olsun davasından vazgeçmemek ve her şeyini Rabbi için geride bırakmak anlamına gelmektedir. Efendimizle beraber öz yurtlarından gözyaşları ile ayrılan sahabe, içleri yansa da kalplerindeki imanın gücü ile göç etmişlerdir.

Muhacir olma şerefine eren müminler, terk ettikleri her şeyi sadece Hakkın rızasına ermek için yapmışlardır. Kâinat kitabında bu yüzden övgü ile bahsedilmişlerdir. “ …Hicret eden, yurtlarından çıkarılan, benim yolumda eza- cefa gören, hakarete uğrayan, savaşıp şehit olanların da günahlarını muhakkak affedeceğim ve onları Allah tarafından bir mükâfat olmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Zaten en güzel mükâfat ancak Allah katındadır.”( Âl-i İmran Suresi; 195.ayet)

Peki ya inancımız için hangi konfor alanımızdan, hangi dünyalık heveslerimizden vazgeçtik? Hicret mazinin derinliklerinde mi kaldı yoksa her an devam mı ediyor? Bizim hicretimiz nereye, bedenen, dil olarak kalben bir uzaklaşmamız var mı ömür yolculuğumuzda?

Günümüz insanı olarak dünyayı o kadar sahiplendik ki kendi içimize bile dönmekten çekinir olduk. Her şeyin sahibi olduğumuza o kadar inandırıldık ki bize emanet edilen bedenin, eşin, evladın, malın-mülkün, makamın içinde kendimizi kaybettik. Artık dünyada dahi hicrette olduğumuzu fark etmenin vakti geldi ge geçiyor.

Sözün özü; “ Batılı insan turist olabilir, ancak hicret adamı olamaz. Müslümansa turistken de hicret adamıdır. Bu dünyada hicrettedir. Bu çağda hicrettedir. Bu ülkede hicrettedir. Takvimleri hicretle başlar. Çile bir hicrettir, çilesini bitiren Müslüman Medine’sine ermiş olandır.” SEZAİ KARAKOÇ

Sevda ÇEVİK