HAYALİ MEKTUPLARIN HİKAYESİ -1

Abone Ol

"Değerli hocam" diye başlayan mektuplar yazıyordu bazen kendine. O günlerde anlattığı mükemmel ve etkileyici derslerden hiçbir öğrencisinin kendisi kadar etkilenmiyor sanıyordu. Bu hissettiği şey, bir hayal miydi yoksa bir gün gerçekleşecek beklentisi miydi? Yani öğrencilerinin etkileşimi.

Şimdi, bu uzun sınav boyunca, bunun muhasebesini yapacaktı zihninin uzak ve karanlık köşelerinde. Belki anlattığı çok değerli bilgileri veya düşüncelerini öğrencileri hiç önemsemiyordu da o kır saçlı öğretmen, sessiz/suskun bir öğrencinin zihnine giriyor ve onun gözünden beklediği mektubu kendisine mi yazıyordu kalemin ucuyla?

"Vakti değerlendirelim" dediği boş bir derste patlayıverdi düşünce tomurcukları. Sonra düşünceleri kelimeler boyunca ilerledi... “Evet, değerlendirirsek değerli olur” diye mırıldandı. "Vakit" deyince aklına "değerli olmayı hak edecek her şeyi" değerlendirebilirsek ne iyi olurdu, diye düşündü. Bazılarının "öldürdüğü vakitleri" en değerli kelimelerle süsleyince nasıl da değerli olurdu. Bunu çok iyi biliyordu kır saçlı edebiyatçı.

Sıradan bir vatandaşa da saygı duyulursa o da kendini değerli hissetmez miydi acaba? Basit bir eşyayı "doğum gününde" kendisi için çok kıymetli birinin ellerinden aldığında o eşyada değerli olmaz mıydı acaba? Tabii ki cevap olumluydu.

Zaman değirmeninde unutulmaya mahkum o etkileyici dersleri, hayata yön verecek bilgileri sıradanlaşmaktan kurtarmak ve geleceğe kalmasını sağlamak amacıyla yazılmış kalem ürünleriydi o mektuplar. Yılların kalem erbabı edebiyat öğretmeni tarafından bazen “değerli hocam” hitabıyla, bazen de “Sevgili öğrencim” seslenmesiyle kimi zaman da “Böyle yapma Ahmet Hocam!” gibi eleştiri cümlesiyle başlayan onlarca yazı kaleme almış ve unutulmaz hakikatlere dönüştürmeye çalışmıştı.

Bazen konuşmalarında kendisini övücü cümleler kurardı. “Ben Milli Eğitim Bakanlığı’ndan önce zaten yapıyordum bunu” dediği uygulamalardan tutun da “benim gibi düşünen ikinci bir edebiyat öğretmeni görürseniz haber verin bana” dediği sözlere kadar. Yepyeni ve orijinal fikirlerini ve tutumlarını sergilerdi arkasından.

“Kendini öven sözleri çokça söylüyorsun” deyince sevdiklerinden biri, o zaman bu yüksek iddialı ifadeleri de yatırmıştı gönül terazisine. İçinde “kibir” denilen duygudan bir iz, bir işaret var mıydı, diye sorgulamaya başlamıştı.

“Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.” diyen kutlu Elçi’nin sözüyle yüzleştirdi tüm kelimelerini.

Düşündü, düşündü, samimiyetini yokladı ve bir kez daha düşündü...

İçinde kurduğu gönül mahkemesinde düşüncelerini ifade eden kelimeler sebebiyle yargılayacaktı kendisini acımasızca. Ne kadar adil olabilirdi ki böyle bir pozisyonda, bilemiyordu.

Lakin “ Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır." ayet-i kerimesi ile “Allah yaptığınızı görendir!” gibi ayetler ruhunda derinden derine yoklama çeken gizli kamera ya da kontrol sisteminden nasıl kaçabilirdi.

Gönül mahkemesinden şöyle bir karar açıklandı:

Dikkati dağınık öğrencilerinin zihninde bir tutam yer etmesi için o kendini büyük gösteren cümleleri kuruyordu. Bu kibir kaynaklı bencil ifadeler değildi. Nasıl ki etkileyici derslerde ifade ettiği “manayı değerli kılmak için” öğrencileri üzerinden “kendine mektup yazıyorsa” bu övünç dolu sözler de aynı prensipten hareket ediyordu.

Önemli olan yapılan uygulamalar veya öne sürülen önerileriydi, kendi nefsi değil. Bunu gönül rahatlığıyla ifade edebiliyordu kır saçlı edebiyatçı.

AHMET TAŞTAN