BEĞENİ EKONOMİSİ VE DİJİTAL NARSİSİZM

Abone Ol

Çocukluğumda TARİŞ Üzüm Kutusu vardı evimizde, ahşap, onun içinde saklardık fotoğraflarımızı. Annemin, babamın, benim, kardeşlerimin fotoğrafları, aynı zamanda tüm sevdiklerimizin... O kutu ve fotoğraflar çok kıymetlidir bizim için. Onun içinde insanları da, dostlukları da, vefa duygusunu da saklardık adeta. Çünkü insanlar hatıralarını saklamak için fotoğraf çektirirdi.

Bugün ise fotoğraf çekmek çoğu zaman hatıra biriktirmekten çok görünür olmak için yapılıyor. Gidilen restoranlar, okunan kitaplar, yapılan sporlar, tatiller, kahveler, hatta kimi zaman yardım faaliyetleri bile paylaşılmadığında eksik kalmış gibi hissediliyor. Yaşanan deneyimlerin kendisinden çok, onların nasıl göründüğü önem kazanıyor.

İşte çağımızın en belirgin olgularından biri olan “beğeni ekonomisi” tam da burada devreye giriyor.

Sosyal medya platformları ilk ortaya çıktığında insanları birbirine bağlayan araçlar olarak sunuldu. Ancak zamanla bu platformlar devasa bir ekonomik sisteme dönüştü. Kullanıcılar artık yalnızca içerik tüketmiyor; aynı zamanda şirketlerin en değerli hammaddesi haline geliyor. Her beğeni, her paylaşım, her yorum ve her tıklama büyük veri havuzlarına eklenerek kâr üreten bir mekanizmanın parçası oluyor.

Bu sistemin en önemli para birimi ise dikkat.

Eskiden ekonominin merkezinde emek ve üretim vardı. Günümüzde ise dikkat giderek daha kıymetli hale geliyor. Çünkü insanın dikkatini yakalayabilen şirketler reklam gelirlerini artırıyor, kullanıcıları daha uzun süre platformda tutuyor ve daha fazla veri topluyor. Sonuç olarak sosyal medya, insanların düşüncelerini özgürce ifade ettiği bir alan olmaktan çıkıp görünürlük için yarışılan dev bir pazara dönüşüyor.

Bu yarışın doğal sonucu ise dijital narsisizmdir.

Narsisizm yalnızca kişinin kendini sevmesi değildir. Sürekli onay araması, başkalarının ilgisiyle kendini değerli hissetmesi ve kimliğini dışarıdan gelen takdir üzerine kurmasıdır.

Sosyal medya tam da bu psikolojik zemini besleyen bir yapı oluşturuyor. Her paylaşımın ardından gelen beğeni sayıları, yorumlar ve takipçi artışları küçük ödüller gibi çalışıyor. İnsanlar zamanla içerik üretmekten çok onay toplamak için paylaşım yapmaya başlıyor. Bunun sonucunda gerçek yaşam ile dijital kimlik arasında ciddi bir mesafe oluşuyor.

Sosyal medyada herkes mutlu, başarılı, üretken ve bilgili görünür. Kimse ekonomik sıkıntılarını, yalnızlığını, başarısızlıklarını ya da korkularını göstermek istemez. Böylece milyonlarca insanın katıldığı devasa bir vitrin oluşur. Herkes birbirinin en parlak anlarını izlerken kendi hayatını eksik ve yetersiz görmeye başlar. Bu durum yalnızca bireysel bir psikoloji sorunu değildir. Aynı zamanda sınıfsal ve toplumsal bir meseledir. Çünkü kapitalizm artık yalnızca mallar satmıyor; kimlikler de satıyor.

İnsanlara sürekli daha çekici, daha başarılı, daha zengin ve daha etkileyici görünmeleri gerektiği söyleniyor. Bir otomobil yalnızca ulaşım aracı olmaktan çıkıyor; prestij sembolüne dönüşüyor. Bir kahve markası yalnızca içecek değil, yaşam tarzı satıyor. Bir tatil yalnızca dinlenme değil, sosyal medyada sergilenecek bir başarı göstergesi haline geliyor. Böyle bir düzende birey, insan olmaktan çok bir markaya dönüşmeye başlıyor.

Takipçi sayısı sosyal sermaye olarak görülüyor. Görünürlük güç anlamına geliyor. İnsanlar artık CV hazırladığı kadar sosyal medya profili hazırlıyor. Düşüncelerini ifade etmekten çok algoritmaların hoşuna gidecek içerikler üretmeye çalışıyor. Sonuçta özgünlük azalırken benzerlik artıyor. Herkes farklı görünmeye çalışırken birbirine benzemeye başlıyor.

Bu süreç özellikle genç kuşaklar üzerinde ciddi baskılar yaratıyor. Sürekli karşılaştırma kültürü kaygıyı, yetersizlik hissini ve yalnızlığı artırıyor. Beğeni sayıları kişisel değerin ölçüsü gibi algılanıyor. Takipçi kaybetmek sosyal dışlanma hissi yaratabiliyor. Dijital dünyanın görünmez rekabeti ruhsal yorgunluğu derinleştiriyor.

Oysa insanın değeri aldığı beğeni sayısıyla ölçülemez.

Bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenciler, bir işçinin ürettiği emek, bir annenin verdiği sevgi, bir dostun gösterdiği dayanışma herhangi bir algoritmanın hesaplayamayacağı kadar değerlidir. İnsan ve insan ilişkileri istatistiklerden ve ekranlardan daha derin bir anlam taşır.

Bu nedenle beğeni ekonomisine karşı en güçlü cevap, gerçek ilişkileri yeniden hatırlamaktır. Dayanışmayı, paylaşmayı, birlikte üretmeyi ve yüz yüze iletişimi yeniden güçlendirmektir. Çünkü insanın değeri görünürlüğünde değil; topluma ve çevresine kattığı anlamdadır. Belki de dijital çağın en önemli özgürlük mücadelesi, sürekli görünür olma baskısına karşı insan kalabilme mücadelesidir. Kendimizi bir ürün, bir marka ya da bir vitrin olarak değil; düşünen, hisseden ve dayanışabilen bireyler olarak koruyabilmektir.

Gerçek hayatın güzelliği, hiçbir zaman ekrana sığmayacak kadar büyüktür.

İnsan kalın!

Okuma Önerisi: Herkesi Memnun Etme Çabası, Ulrike Bossman

Ercan EROĞLU Eğitim Bilimleri Uzmanı, Araştırmacı

eroglu.ercan@gmail.com