BATI, MARTİN LUTHER’İN ÖZGÜRLÜK ÖĞRETİSİNİN NERESİNDE?

ALİ KURNAZ yazdı İNEGÖL HALİL İNALCIK SOSYAL BİLİMLER LİSESİ ÖĞRENCİSİ

Abone Ol

Martin Luther, 16. Yüzyılda yaşamış Alman Keşiş, Teolog ve Düşünürdür. Bugün 590 Milyon kişinin mensup olduğu Protestanlık Mezhebinin bir kurucusudur.

16. Yüzyıl Avrupa’sının krallıkları, coğrafyaları ve devletleri Katoliklerin-Papanın yozlaştırdığı Hıristiyanlığın kuralları altında eziliyordu. Luther’de bu çağda yaşamış Alman bir Augustinuscu keşişti.

 İçi boşaltılmış haçlar, vergiler, cennetten arsa satma ve para karşılığında günah affetme gibi eylemler ancak Roma’ya ve kasasına yarıyordu. Alman Prensliklerinin bu durumdan hiçbir reel-politik çıkarı yoktu, büyük bir İmparatorluk hayalleri Roma Katoliklerinin ağır vergileri ve yalanları altında engelleniyordu.

Roma, Katolik Anlayışın merkezi; Fuhuştan, gasptan, dini yozlaşmadan ve adaletsizlikten geçilmiyordu. “Kutsa cisimler” olarak adlandırılan şeyler daha fazla kazanmak adına uydurulmuş yalanlardı. Protestan Tiyatrolarda çokça bahsedildiği üzere, bir kutsal eşyanın neredeyse on bine yakın sahte örneği olduğu örneği çok yaygındır. Velhasıl Kelam, Hıristiyanlık eşi benzeri görülmemiş bir inanç krizindeydi. Bu duruma karşı ilk yumruk, Doğu Roma’nın yıkılışından sonra geldi.

Heinrich Heine gibi ünlü Protestanların kıvanç ve şevkle andığı 1453 İstanbul Fethinden sonra İtalya’ya iltica eden Hıristiyan düşünürler, başlattıkları Hümanizm akımı ile Roma Katolikliğine ilk darbeyi vurmuştu. İkinci yumruk ise bundan yaklaşık 60 yıl sonra gelecekti.

31 Ekim 1517’de Martin Luther adlı bir keşiş çıkarak Allah’a başka hiçbir denk olmadığını anlatan bildirisini, Wittenberg Kilisesi duvarına asarak Katolikliğe son darbeyi vurmuş oldu. Bu durumu peşi sıra yüzyıllarca sürecek Halk-Prensler çatışması izledi. Protestanlar çok uzunca bir süre boyunca kanlarıyla bir varoluş mücadelesi verdi. Bugünde Protestanlık, bütün bu kan gölünün ortasından çıkarak Hıristiyanlığın temel mezheplerinden birisi haline gelmiştir. Peki, ancak bir keşiş olan Luther bütün bunları nasıl yapmıştı?

Elini çekici alan Luther, kilisenin bütün yalanlarını, çıkarcı davranışlarını ve İncil okumayı bilmeyen halkı nasıl kandırdıklarını herkese anlattı. Roma’nın altında ezilen Alman Prenslikleri ve bundan sonra daha pek çok prenslik onun devrimini sahiplendi.

Fakat burada Luther’in yaptığını detaylıca sorgulamak lazım. Eline çekici alıp Hz. İbrahim edasıyla kilise kapısına 95 Tezi yazmış bu kimsenin başlattığı devrimde bir beşer ürünüydü ve hataları elbette bulunmaktaydı.

Luther ne kadar çekici ve kahramansı bir mit karakteri gibi dursa da onun devriminin etkilerini incelerken öncelikle şunu bilmeliyiz. İnsanın kendi kaderini kendisi belirleme özgürlüğünü veren Hümanizmin ve Dinin-İnsanlığın temeline “Özgürlüğü” yerleştiren Lüterciliğin takipçileri; Luther öldükten yaklaşık birkaç yüzyıl sonra Afrika’nın ve Amerika’nın yerlilerinin elinden Özgürlüğü aldı ve onların kendi haklarını tayin etme haklarını gasp etti.  

Bir akımı, onun takipçileri bağlamında değerlendirmenin hatalı olduğunu biliyorum evet, fakat günün sonunda Luther’in tahayyül ettiği yeni bir Avrupa, Hıristiyanlık ve Dünya Tasavvuru vardı; bu tasavvur Özgürlük (Freiheit) ve Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkını içeriyordu.

Ne Luther ne de takipçileri bugün bu idealden hem Avrupa’da hem de Dünyada çok uzaklar. Luther’in Devrimi ancak bir başarısız bir devrimdi. Luther, düşüncesinin temeline özgürlüğü ve özgür düşünceyi yerleştirse bile takipçilerinin dünyasında Özgürlüğe yer yoktur.

Bu Uygarlığın belli kırmızı noktaları yahut tabuları bulunmaktadır. Bunlar; devletleri, dinleri, uygarlıkları ve kültürleridir. Bunların aleyhinde bir şey söylerseniz yasalar ile size karşı durmasalar bile sistematik bir tahakküm ve tehcir ile sizleri toplumlarından uzaklaştıracaklardır. Bu tabuların yaptıkları hatalar hakkında konuşulamaz, söz edilemez ve yarattıkları cennete karşı konulamaz.

Tarihleri çok temizdir, hepsi aslında tarihlerinde ne kadar kan döktüklerini bilse bile asla yüzleşmek istemezler, yüzleşeni ve bunu haykıranı da el birliğiyle akademiden, sistemden ve toplumdan tek bir güç ile tehcir ederler.

Bu medeniyet, dışarıdan pek özgür gibi gözükse bile aslında görkemli bir toplum mühendisliği ürünüdür. Devlet; yasaklamak istedikleri ve insanları susturmak istedikleri şeyleri birebir yasalar yoluyla değil; eğitimi ve kamusal alanı şekillendirmek suretiyle yapmaktadır. Bu da Garp Toplumlarında Batı’nın Özgürlükçü olduğu intibasına sebebiyet vermektedir.

Bu yüzden Batı için günümüzde bir “Liberal” portre oluşturabilmekteyiz yahut onların özgürlükçü olduğunu sanmaktayız.  Fakat “Batı” ile “Özgürlük” şu dünya tarihindeki en tezat iki kavramdır. Bu bağlamda Batı’nın ne olduğuna dair bir akıl yürütme yaparsak, onların ancak bir ellerinde özgürlük meşalesi bir diğer ellerinde ise cesetler taşıyan toplum mühendisleri olduğunu söylemekten çekinmemeliyiz. ALİ KURNAZ- İNEGÖL HALİL İNALCIK SOSYAL BİLİMLER LİSESİ ÖĞRENCİSİ